
Yerel yönetimlerin tarımsal üretimi desteklemesi, çiftçiye hibe fidan dağıtması ve o ürünlerin ilk hasatlarını almak elbette takdire şayandır. Mersin Büyükşehir Belediyesi Tarımsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın tarımsal destek projeleriyle Tarsus Karası incirini çoğaltması ve üreticiye ekmek kapısı açması bu açıdan bakıldığında son derece kıymetlidir.
Ancak iyi niyetle başlayan bir işin, kentin tarihsel ve kültürel birikimini yok sayan bir markalaşma hatasıyla taçlandırılması kabul edilemez.
28 Ağustos 2026 tarihinde yapılan son duyuruda Bitkisel Destekleme Şube Müdürü Zeynep Durmaz; Türk Patent ve Marka Kurumu’na coğrafi işaret tescil başvurusunda bulunduklarını belirterek şu ifadeyi kullandı:
“Coğrafi işaretin amacı; yerel ürünlerin korunması, nesilden nesile aktarılması ve ekonomik değerinin güçlenmesidir.”
Sözler son derece doğru, altına imzamızı atarız. Ancak uygulamadaki acı tezat tam da burada başlıyor: Yerel ürünü korumak ve nesilden nesile aktarmak için tescile başvuruluyor ama başvurudaki ismi “Mersin Siyah İnciri” olarak giriliyor!
Ki 2020 yılından beridir yine Büyükşehir Belediyesi’nden yapılan duyurularda Tarsus Karası İncir Fidanı Desteği Projesi anlatılırken. Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi’nden ithal edilmiş bir akademisyenin yönlendirilmesiyle 100 yıllık Tarsus Karası’nın ismi Coğrafi İşaret Tescili başvurusunda Mersin Siyahı olarak belirtilmiş.
Açıkça sormak gerekiyor: Nesilden nesile “Tarsus Karası” olarak aktarılan bir kadim değerin adını silerek onu nasıl “korumuş” oluyorsunuz?

Kim, ne gerekçeyle Tarsus’un öz adını bu üründen siliyor?
Üstelik söz konusu olan, sıradan bir yerel ürün de değil. Tarsus Karası; erkenci yapısı, mor-siyah rengi ve aromasıyla üretiminin devasa bir bölümü pahalı bir lojistik alanı olan hava kargo ile yurt dışına ihraç edilen, uluslararası pazarda alıcı bulan çok stratejik bir tarımsal değerimizdir. Birçok meyve şirketi ürünü Tarsus Karası diye pazarlıyor. Dünya pazarında kentin adını taşıyabilecek böyle bir ürünü, “Mersin Siyahı” gibi yapay ve hiçbir tarihsel kökeni olmayan bürokratik bir isimle tescillemeye çalışmak akıl kârı değildir.
İşin daha vahim boyutu ise bu kentin öz değerleri bir bir silinirken çevremizde neyin nasıl yapıldığını göremeyişimizdir.
Gaziantep örneği tam karşımızda duruyor:
Antep; çevresindeki tüm kültür envanterlerini, bölgesel gastronomi zenginliklerini ve tarım ürünlerini odağına çekerek kendi markası altında toplama konusunda müthiş bir strateji yürütüyor. Çevre kentler kimliksizleştirilirken Antep’in ünü dünyaya yayılıyor. Bölgede ne varsa kendi hanesine yazdıran bir Antep gerçekliği varken; biz elimizdeki ihracat şampiyonu öz cevherimizin adını kendi elimizle tabelalardan silmeye çalışıyoruz.
Siz Bordeaux şarabına “Fransa Kırmızısı”, Parma jambonuna “İtalya Eti” diyemeyeceğiniz gibi; Tarsus’un öz evladı bir incire de sırf idari sınırlar öyle gerektiriyor diye “Mersin Siyahı” diyemezsiniz.

Fakat burada iğneyi başkasına batırırken çuvaldızı da Tarsus’a batırmak zorundayız.
Gözümüzün önünde dünya pazarlarına açılan bir kentin ismi üründen silinirken, Tarsus’un yerel kurumları, odaları ve sivil toplum kuruluşlarının haberi var mıydı?
Tarsus Humusu’ndan Tarsus Şalgamı’na, Sarıulak zeytininden Tarsus Karası’na kadar bu toprakların ürettiği binlerce yıllık mirasa sahip çıkmak sadece bireysel gayretlerle olmaz. Kentin ticaret odaları, ziraat odaları ve yerel dinamikleri kendi kentinin adını tescil masalarında savunamayacaksa neyi savunacak?
Nitekim bu kültür hırsızlığını fark edip konuyu gündeme getirdiğimizde, görüştüğüm bazı duyarlı bürokratlar durumun ciddiyetini hemen kavramış durumda. Projeyi ve başvuru dosyasını derhal incelemeye alacaklarını, bu isim hatasının tescillenmesine engel olmak için gerekli girişimlerde bulunacaklarını belirtiler.
Bu sözler ve atılan adımlar kıymetlidir; ancak sürecin takipçisi olmak hepimizin borcudur. Coğrafi işaret askı ve tescil süreçleri kesinleşmeden bu yanlıştan tamamen dönülmelidir. Büyükşehir Belediyesi bu bürokratik dayatmadan vazgeçmeli; 10 bin yıllık bir kentin tarımsal değerlerini halkın andığı gibi orjinaliğiyle koruma altına almalıdır.
Kadim kentlerin sahip oldukları ata mirasını ve coğrafi kimliklerini korumak, sadece geçmişe duyulan bir saygı değil; geleceğe bırakılacak en büyük sorumluluktur. Yüzyılların birikimiyle şekillenen bu toprakların öz değerlerini bürokratik adlandırmalara ve bölgesel marka rekabetine kurban etmemek, kimliğimize ve yarınlarımıza sahip çıkmanın ilk şartıdır.
Tarsus Karası; ismiyle, tadıyla, tarihiyle ve uluslararası pazardaki yeriyle Tarsus’undur. Masabaşı kararlara da, bürokratik ataletlere de bu kentin kimliğini kurban etmeyiz.
